• Dolar döviz kuru
  • Euro döviz kuru
  • HABERLER
  • ADALAR
  • Burgazadalı Sait Faik’i yazdı: Yalnız Hatta Yapayalnız

Burgazadalı Sait Faik’i yazdı: Yalnız Hatta Yapayalnız

Yazar Özlem Esmergül, Türk edebiyatının usta kalemi Sait Faik Abasıyanık’ın hayatını yazdı. Yalnız Hatta Yapayalnız, Sait Faik’i yeniden keşfedeceğiniz, 1940'lı yılların siyasi havasını derinden koklayacağınız sürükleyici bir roman.

Burgazadalı Sait Faik’i yazdı: Yalnız Hatta Yapayalnız

Aysel Kılıç

Büyük hikayeci Sait Faik Abasıyanık’ın hayatı şimdi de roman oldu. Yazar Özlem Esmergül’ün kaleme aldığı biyografik roman “Yalnız Hatta Yapayalnız” Sait Faik’in aşklarını, dostluklarını, yazma tutkusunu  ve en çok da yalnızlığını anlatıyor. Okurken elinizden bırakamayacağınız,  Sait Faik Abasıyanık’ı yeniden keşfedeceğiniz, 1940'lı yılların siyasi havasını derinden koklayacağınız bu sürükleyici romanı yazarı ile konuştuk.

Öncelikle sizi tanımak isterim. Özlem Esmergül kimdir?

Ben Almanya doğumluyum. Sonrasında Türkiye’ye yerleştim. Burada İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü bitirdim. Okul yıllarımda Hürriyet Gazetesi’nde çevirmen olarak işe başladım. Ardından muhabirlik yaptım. Beş yıl Hürriyet Gazetesi’nde çalıştıktan sonra sırasıyla Star Gazetesi ve Sabah Gazetesi’nde çalıştım. Bu arada iki film yapım şirketinde de görev aldım. Hayatımı her zaman hep yazarak kazandım. Beş yıl önce Destek Yayınları’nda editör olarak çalışmaya başladım. İki yıldır aynı yayınevinde yayın koordinatörlüğü yapıyorum. Genç Destek Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeniyim. Zaman zaman Almanca çeviriler yapmaya da devam ediyorum. 

İlk romanınız mı?

Yalnız Hatta Yapayalnız, kendi adımla basılan ilk romanım. Bundan önceliklerde erkek mahlasları kullanarak bir iki roman yazdım. Onlar daha çok popüler kitaplardı. Fakat Sait Faik Abasıyanık’ın yaşamını kurguladığım Yalnız Hatta Yapayalnız, benim için çok değerli ve çok özel bir roman… Yirmi yıldır hayatını yazarak kazanmış biri olarak ilk kez bu kitapta kendi adımı kullanmaya cesaret edebildim.

 Bir yazar olarak, yine bir yazarın yaşamını konu edindiniz. Sait Faik’i bir roman kahramanı olarak seçmenizde sizi etkileyen ne oldu?

Sait Faik Abasıyanık çok değerli bir hikayeci… Abidin Dino’nun da dediği gibi Dostoyevski’nin Rus edebiyatına yaptığını, Sait Faik de Türk edebiyatına yapmıştır. Onu bir roman kahramanı olarak seçmemdeki en önemli etken Sait Faik’in yazmak tutkusu uğruna göze aldığı hayat, daha doğrusu kalabalıklar arasındaki o dipsiz yalnızlığının içindeki insanca çırpınışları beni çok etkiledi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmasına rağmen yalnızlıklar içinde sürdürdüğü bohem yaşamının içinde Rum kızlarıyla yaşadığı içler acısı aşkları, acılı kuşağın büyük şairleri ve yazarlarıyla bir dargın bir barışık sürüp giden arkadaşlıkları, sokak kavgaları, zaman zaman karakolluk olmaları, bir kültür kurumuna dönmüş meyhane ortamlarındaki zengin sohbetleri ancak bir romana yakışırdı. Sait Faik’in hayatını bildikten sonra hikayelerini okumak lazım aslında. Çünkü ancak o zaman o hikayeler, ölümsüz şiirlere dönüşecektir.

Üstelik Sait Faik Abasıyanık, öykücülüğüyle hemen kabul görmüş bir yazar da değil. 1940’lı yıllar memleket açısından oldukça zorlu yıllar. Türkiye savaş yorgunu o dönemde. Ayrıca Avrupa Hitler’le birlikte kana bulanıyor. II. Dünya harbi dünyayı yakıp yıkıyor. Türkiye savaşa girmemiş olsa da yarın ne olacağı hiç belli değil.  Milli Şef İsmet İnönü, Türkiye’yi savaşa sokmamak için bin türlü stratejik siyasi hamleler yapıyor. Yoksulluk ülkenin kaderi olmuş gibi. Çok zaman salgın hastalıklar baş gösteriyor. Doktor yok, ilaç yok. Ekmek karneyle satılıyor, çay, kahve bulmak neredeyse lüks…  Aydınlar ve yazarlar üzerlerine düşen siyasi sorumluluğu göğüslüyorlar ve ellerini taşın altına sokuyorlar. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Abidin Dino gibi solcu yazarlar, çizerler, aydınlar ya sürgün ya mahpus… Siyasi şube adam almıyor. Girenin içeriden çıkama umudunun pek de olmadığı karanlık yıllar. İhbarcılık, selam vermek kadar kolay. Önüne gelen ihbar mektubu bırakabiliyor karakola. Komşusunun gürültüsünden rahatsız olanlar “siyasidir” diyerek bir ihbar mektubu yazdığında karakola çekilmek an meselesi. Özellikle de karakolda kaybolmak korkusu çok büyük. Mahkemeye çıkmak işin daha makul ve iyi taraf. Gözaltında kaybolup gitmek riski çok yüksek… Her yazara bir sivil polis düşüyor. Siviller birer gölge olmuş yazar, çizer, aydın, solcu avlıyor. Cenazelerde bile akrabadan çok polis var. Şimdi böyle bir dönemde, bir adamın çıkıp da adalardan, balıkçılardan, hamallardan, kestanecilerden, martılardan, vapurlardan bahsetmesini çok da değerli bulmuyor edebiyat camiası Toplumcu gerçekçi yazarlar ve şairler büyük itibar görürken Sait Faik’in bireyci öykülerini çok zaman acımasız bir dille eleştiriyorlar tabi. Oysa toplumu oluşturan da bireyler değil mi? Bu açıdan bakarsak Sait’in toplumcu olmadığını söyleyebilir miyiz? Buna rağmen insan hikayeleri yazan bu adam defalarca askeri mahkemelerde yargılandı. Annesinin nazarında bile işe yaramaz bir avare olarak görülen Sait Faik, insan hikayeleri yazmaktan hiç vazgeçmedi. Fransızca çeviriler yapıp geçimini sağlamaya, edebiyat dergilerine hikayeler yollayarak içindeki yazmak tutkusuna kendi hayatından çalarak hayat verdi. Sait Faik hikayelerini sevenlerin onu bu yönüyle de tanımalarını çok istedim.

1940’lı yılların sıkıyönetim atmosferini  anlatıyorsunuz. Sıkıyönetimde yazarlar kendilerini var etmeyi nasıl başardı?

Hasan Ali Yücel’in Kültür Bakanı olmasıyla birlikte Türkiye’de değerli bir aydınlanma çabası başlamıştı aslında. Köy enstitüleri açılmış, parlak üniversite öğrencileri eğitim için yurt dışına gönderilmişti. Dışarıda hem yabancı dil öğrendiler hem de kollarının altında memlekete taşıdıkları kitaplarla yabancı yazarları da yanlarında getirdiler. Bunlardan biri de Sabahattin Ali’ydi mesela. Almanya’ya öğrenci olarak gitmişti.  Memleketin yoksulluğu yüzünden maddi güçlükler, hastalıklar ve imkansızlıklar yüzünden zorlu bir yaşam hüküm sürüyordu 1940’lı yıllarda. Üzerine II. Dünya harbiyle birlikte İsmet İnönü’nün aydınların peşine sivilleri takıp ağzına “Nazi” adını alanı, sağda solda konuşanı hapse tıktığı sıkıyönetim dönemiyle birlikte işler daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Solculukla, komünistlikle suçlanmak az önce de anlattığım gibi hiç de zor değildi. Türk edebiyatının en üretken döneminin bu acılı kuşak sürecinde yaşandığını söylemek mümkün olabilir sanırım. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Abidin Dino, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Gürpınar… Daha kimler kimler hep dönem arkadaşı. Ya Meserret Kahvesi’nde buluşup tavla oynuyorlar, ya Cağaloğlu’nda kitapçıları dolaşıp kitap bastırmaya çalıyorlar, ya edebiyat dergilerine hikaye yazıyorlar. Bazıları sürekli tutuklu ya da sürgün… Bu açıdan bakarsak var olmak adına verdikleri mücadele çok onurlu… Yazdığım romanda sadece Sait Faik’in hususi hayatını değil, etrafındaki hayatı da genişçe anlattım. Saydığım bu isimler Sait Faik’in dönem arkadaşları… Aynı masada oturduğu, hikayelerini okuduğu, şiirlerini dinlediği adamlar… Aralarındaki ilişkiler çok değerli. Birbirleri üzerindeki emekleri, düşünsel açıdan hiç de yadsınamayacak ölçüde.  Mesela Cumhuriyet Meyhanesi’nde Orhan Veli, Bedri Rahmi, Sait Faik, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin bir masanın etrafında toplandığında edebiyat ve siyaset üzerine yapılan konuşmalara kulak vermek bu adamların eserleriyle topluma verdikleri kadar değerli… 

O dönemleri günümüzle kıyaslarsak, bugün de yazarlar üzerinde bir baskı söz konusu mu?

1940’lı yıllardaki gibi bir siyasi baskıların olmadığını söyleyeceğim ama bunu söylerken belki de zaten artık toplumcu siyasi romanların yazılmadığını da hatırlamak zorundayım. O dönem ne kadar acılı bir kuşaksa sanırım bu dönem de bir o kadar acıklı bir kuşak… Zaten iki dönemi yapı olarak birbiriyle hiç kıyaslayamayız. O dönemde kitap bastırmak sahiden güç bir işti. Babıali’nin süzgecinden geçmemiş dosyalar mümkün değil basılmazdı. Basılan kitapların üzerinde de değerli edebiyat eleştirmenlerinin gözü olurdu. Babıali’de kalemiyle var olabilen yazarlar, bu yüzden zaten yetenekli adamlar…  Toplumcu gerçekçilerin şiirleriyle ve romanlarıyla ortaya çıktıkları bir dönemden söz ediyoruz. Düşünsenize bir kitap yazmışsınız ama Babıali’de yazdığınızı okuyup yorumlarıyla yazarlığınıza yön verecek insanların arasında kimler var? Edebiyat eleştirmenlerinin karşısına nasıl çıkacaksınız. Fethi Naci’ler, Nurullah Ataç’lar yazdıklarınızı okuyup kritik edecekler… Yazım dünyasında var olabilmeniz için gerçekten yazar olmanız gerekiyor.

Sait Faik, denizle, kuşlarla, balık ve balıkçılarla, adalarla  bütünleşmiş bir insan. Kitabınızı yazarken, Adalarda onun izini sürdünüz mü?

İki buçuk yıl boyunca Sait Faik’le birlikte yaşadım.  Günümüzde çoğunlukla büyük aşklar bile bu kadar uzun sürmüyor artık. İki buçuk yıl bir adamla birlikte yaşamak, bana göre hiç de azımsanmayacak bir zaman. Öncesinde müthiş bir hayranlığım ve ilgim de vardı Sait Faik’e. Ne var ki onu keşfettikçe roman yazmak konusunda çok kışkırtıldım. Böylece daha ciddi bir ilişki kurdum onunla. Evini evim gibi tanırım.  Burgazada’ya gitmek için vapura her bindiğimde bile onun oturmayı tercih ettiği koltuklara oturup onun gördüğü yerden izlemek istedim manzarayı. İstanbul’da da gezdiği yerleri adım adım dolaştım. Bomonti’deki, Nişantaşı’ndaki evinin önünden defalarca geçtim. Apartmana girdim. Merdivenleri tırmandım. Şişli’de öldüğü Marmara Kliniği artık yok. Bir ara Kent Sineması oldu. Oralarda da çok gezdim. Ama en çok denize baktım tabi. Martıların gözlerinin içine baktım. Meğer ne kadar hızlı yaşıyormuşuz bunu fark ettim. Sait bana iki buçuk yılda yavaşlığı keşfettirdi. Son zamanlarda bana sürekli “Yavaşla, hayatı ıskalıyorsun” dediğini duyar gibiydim.  48 yaşında öldü ama o kadar yavaş yaşadı ki, acıyı da yalnızlığı da, küçük sevinçleri de, martıların gözlerinin içini de, İstanbul’u da içeriden seyretti.

Kitabınızı  Adalılarla buluşturacak mısınız? Bir imza günü mesela?

Aslında yazar arkadaşlarım Meltem Güner ve Erhan Altunay’la Mayıs ayında Sait’in ölüm yıldönümünde yapmayı planladığımız bir organizasyon var.  Bir Sait Faik gezisi düşünüyoruz. Hayatının geçtiği mekanların tarihi öykülerini de kapsayan bir tur yapmak istiyoruz. Burgazada’da Hristo Tepesi’ni Kalpazankaya’yı, köşkünü, balıkçıları ve kır kahvelerini dolaştıktan sonra akşamüzeri bir kıyı meyhanesinde toplanıp tarih ve edebiyat söyleşisi yapmak aruzsu içindeyiz. Başarabilirsek çok değerli bir gün olacak benim için. Ölüm yıldönümünde Sait Faik’in de bize katılacağını düşünüyorum.

Sait Faik, öykü yazarıydı.  Ama yaşadığı dönemlerde pek fark edilen bir yazar olmadı.  Sonrasında 'keşfedilen' bir yazar olmasının nedeni ne olabilir?

Benim çok sevdiğim bir benzetme vardır. Yangın yerindeyken etrafında neler olup bittiğini göremezsin. Yangının evi ne hale getirdiğini görmek için oradan epey bir mesafe kaçıp uzaklaşman gerekir. Ancak uzaktan baktığında izleyebilirsin yangın neyi kül ediyor. Sait Faik’i da o yangın yerinde fark etmek kolay bir iş değildi belki de. Tabi ki 1947’de Lüzumsuz Adam öykü kitabını çıkardığında artık hikayeciliğinin tahtına oturmuştu. 1953’te Atatürk’ten sonra Sait Faik’e verilen Mark Twain onur ödülünün de sahibi oldu. Ama yangın yerinden uzaklaştıkça  ve dönüp geriye baktıkça çok değerli bir Sait Faik Abasıyanık da vardı diyor insan.

Türkiye yazın tarihi, Sait Faik gibi bir öykücü daha çıkarır mı sizce? Yoksa öykücülük bitti mi? 

Kişisel fikrimi söylemem gerekirse benim için Türk hikayeciliğinde önce Sait Faik Abasıyanık vardır arkasından da Tomris Uyar gelir… Hikaye, yazım türü olarak çok zordur. Kısa olması zaten işi iyice güçleştirir. Bir çerçevenin içine sığacak kadar iyi bir resim yapmak zorundasınız kelimelerinizle. Yazmayı bilmeyen insan uzun yazar… Anlatmak istediğini bir türlü anlatamadığı kaygısıyla yazar da yazar… İyi yazar ölçülüdür. Bir kelime fazlalık yoktur yazdığı eserin içinde. Okuduğunuz romanlara dikkat edin. Bazen koca bir bölüm atsanız bile romandan bir şey eksilmiş olmuyor. Oysa iyi bir romanın, iyi bir hikayenin içinden sadece bir kelime dahi eksiltseniz, hikayeyi de kaybedersiniz.



HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.