• Dolar döviz kuru 4.7285
  • Euro döviz kuru 5.5009

İstanbul’un tılsımları harekete geçiyor!

"Tılsım: İstanbul" romanının yazarı Hakan Aytaç, “Depremin kendisini önleyemezsiniz ama önlem alabilirsiniz. Deprem bir gün mutlaka gelecek. Ancak asıl felaket dediğimiz, İstanbul’u yıllardır yönetenlerin şehri böylesi bir yapılaşma kaderine teslim etmesidir” diyor.

İstanbul’un tılsımları harekete geçiyor!

Gazetemizin yazarı Hakan Aytaç’ın ilk romanı “Tılsım: İstanbul” raflarda yerini aldı. İstanbul’un efsaneleriyle tarihini iç içe işleyen, şehrin çarpık yapılaşmasına ve insanların yaşam tarzına göndermelerde bulunan ve şehrin koruyuculuğunu üstlendikleri düşüncesiyle şimdi şehrin karşı karşıya olduğu felaketlere karşı tılsımların harekete geçtiği bu sürükleyici romanı yazarı ile konuştuk…

Kitabınızın konusu nedir?

İstanbul’u konu ediyoruz. Bu şehirde yaşıyoruz ve ondan ilham aldık. Tarihi kimliği ve sır dolu yapılarından, yaşanmışlıklarından ve hakkındaki efsanelerden de.

Kitabın giriş bölümünde de bundan bahsediyorsunuz. Tam olarak nedir efsane dediğiniz?

Birçok şehir, kuruluşunu bazı efsanelerle ve tılsımlarla açıklar. İstanbul’un kuruluşu da bazı efsanelere dayandırılır. Evliya Çelebi’nin ünlü Seyahatname’sinde anlattığına göre, İstanbul Hz. Süleyman tarafından eşi İlene’in isteği üzerine kurulmuş. İlene bu şehri gördüğü anda çok sevmiş ve Süleyman’dan kendisi için bir saray yaptırmasını istemiş. Ancak Süleyman’ın bilmediği bir şey varmış ki İlene’in gizli gizli eski bir inancına tapması, büyülerle ve tılsımlarla uğraşmasıymış. İlene çok sevdiği yedi tepeli bu şehrin her bir tepesine birer tılsım dikmiş. Bu tılsımlar şehri koruyormuş ama zarar görmeleri de büyük felaketlere yol açıyormuş.

Bunun dışında da dikilitaş, heykel ve sütunların şehri birer felaketten koruduğu söylenir. Evliya Çelebi ve birçok tarihi kişiliğin de bahsettiği bu tılsımlar tahrip edildiği zaman da inanışa göre şehri bir felaket bekleyecektir.

Fantastik bir romandan mı bahsediyoruz o zaman?

Tılsımların gerçekliğine inanmak zaten fantastik bir düşüncedir diyebiliriz. İşte buradaki dikilitaşların ve heykellerin efsanelerini, lanetlerini ve geçmişlerini ele alarak, bugünkü yaşadığımız şehrin harmanlanmış hali Tılsım: İstanbul. Gündeme aldığımız gerçekçi konu ise, Tarihi Yarımada’nın SİT alanı kapsamından çıkarılarak imara açılması. Bu da gündeme geldi geçtiğimiz günlerde biliyorsunuz. Tabii kitabımızın konusu içinde imar yolsuzlukları, arazi mafyaları ve bunun siyasetteki bağlantıları da var. Fakat farkında olunmayan konu şu ki, proje gerçekleşirse o bölgede şehri koruyan tarihi dikilitaşlar tehdit altında olacak ve şehrin başına bir felaket gelecektir. Beklenen felaket de deprem. Kitaptaki ana karakterlerimiz projenin gerçekleşmesi durumunda şehre büyük bir felaket geleceğini anlayıp önlerine çıkan şifre ve engellerle mücadele ediyorlar.

İlgi çekici görünüyor, biraz daha detay verebilir misiniz?

Hikâyemiz 2012 yılında Van depreminin olumsuz etkilerinin ülke genelinde devam ettiği dönemlerde başlıyor. Bu güne kadar sözünü ettiğimiz tılsımlardan birçoğu ise yıkılmış ve söylentilere göre de şehri bazı felaketler bu yüzden sarmış. Haşerelerin şehri istila etmesi gibi, yangın, sel ve deprem gibi doğal afetler gibi…

Kitabımız efsanelerden yola çıktığı kadar karamsar bir aşk hikâyesini de ele alıyor. Çocukluktan tanışan ancak birbirinden nefret etme düzeyine gelmiş iki sevgili bu tılsımlar sayesinde tekrar bir araya geliyorlar. Olayların üzerine gittikçe aralarındaki çekimi tekrar buluyorlar. Şehrin kaderini ellerinde tuttuklarını fark ettikten sonraki yaşananları ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Bunlarla birlikte modern yaşam eleştirileri, ötekileştirilmiş grupların hayat zorlukları, rant uğruna siyasetin kötüye kullanılması gibi konuları tarafların her birinin gözünden bakarak işliyoruz. Sonucunda İstanbul’un tarihi ve doğal güzelliklerini, şehri betonlaştırarak ve kirleterek ne kadar kötü bir hale soktuğumuz ve beklediğimiz depremle ilgili aslında hiçbir şey yapmadığımız konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyoruz.

Kavaklıderem Derneği’nin yazı yarışmasındaki konunuza değinelim isterseniz.

Evet, kentsel dönüşüm ile ilgili bir yazı yarışmasıydı. Aslında kentsel dönüşüm, yaşadığımız şekliyle söylersek şu an şehre bir şekilde yerleşmiş, o mahallenin karakterini oluşturmuş insanların yaşadıkları yerlerden alınıp onların yerine lüks yaşam sahibi insanların konulması. Birçok semtteki uygulamada bunu gördük. Örneğin Sulukulu’de, şimdi Tarlabaşı’nda. Yani depreme dayanıksız olan yapıların yeniden elden geçirilmesi ve insan kaybını azaltmak gibi bir kaygı var diyemeyiz. Semtlerin değerlerinin artmasıyla yapıların yenilenmesi ve çoğu insanı borca sokarak sürdürülen inşaat sektörü egemenliği… Zaten düzenli bir şehir ve yaşam alanından bahsediyorsak eğer bu sadece oturduğumuz bina ile de alakalı değil. Bütün çevremizle alakalı. Yine depremde veya başka bir felakette halkın toplanma alanlarının neredeyse tamamı imara açıldı, yeşile dair hiçbir alanımız kalmadı, dün “son kalan ciğerlerimiz” diyen siyasetçiler bugün beton yığını bir şehir yarattılar. Onu bırakın en basitinden, İstanbul’un kalabalık ve trafik problemi var, değil mi? Bu nedenle aynı zamanda otopark problemi. Normalde bütün evlerin altında otopark olacak şekilde tasarlanmalı tüm konutlar. Ama bakıyorsunuz, 21. Yüzyıldayız, sene 2017’nin ortası, biz “Her evin altına otopark yapılacak” diye gazete haberleri okuyoruz. İnsan gülmeden edemiyor. Avrupa şehir planlamasını yüzyıllar önce yapmış ve bitirmiş. Bir şehri oluştururken sadece konaklama yerleri ile değil, parkıyla, bahçesiyle, fabrikasıyla, işyeriyle, kanalizasyonuyla yeniden yıkıp tekrardan oluşturmanız gerekiyor.

Kitabın bir bölümünde “İstanbul’un kalabalık ve trafik problemini bir deprem çözer,” gibi bir ifade var, bu düşünceden mi geliyor?

Aslında sert ve acımasız bir söylem ancak insan yaşamı açısından geçmişte yaşadığımız ve yaşayacağımız böyle, sır değil. Ancak İstanbul şu an yaşanmaz bir şehir. Bir yerden bir yere gitmenin imkansızlaştığı, ailelerin hafta sonları bir yere gitmeyi düşünürken, “Ya zaten şu kadar zaman trafik çekeceğiz, oraya gitmeyelim,” fikrini göz önünde bulundurduğu, toplu taşımaya binsen kalabalık, aracını alsan trafik, trafiği geçsen otopark sıkıntısı yaşadığımız bir keşmekeş. O zaman ne yapalım? Şu yakındaki alışveriş merkezine gidelim, çocuk da oyun salonunun orada oyalanır, biz de bir iki mağazaya bakarız işte. Böyle doğadan uzak, sağlıksız bir yaşamımız oluştu. Şehri solumuyorsunuz! Dönüşüm istiyorsak evet önce bu yaşam tarzını dönüştürmemiz lazım. Zira dünyada da bunların şehirlerin belirli alanlarına ve nispeten dışında olduğunu görüyorsunuz, bizim gibi adım başı AVM’lerde oradan çık oraya gir gibi bir durum yok. Evet bu eleştiri de artık klişeleşmiş ve herkes kabul ediyor yanlış olduğunu ama yine aynı tarzı tercih ediyor. Peki site yaşamları neyi sunuyor? Güvenlikli, spor salonlu, marketli hatta alışveriş merkezli. Her şeyi içerisinde yapabileceğiniz, dışarıya çıkmanıza gerek olmayan bir hayat. Topluma uzaksınız, yabancılaşıyorsunuz. Yabancılaştıkça daha çok korkmaya başlıyor ve daha çok korunma ihtiyacı hissediyorsunuz çünkü artık karşınızdakini tanımıyorsunuz. Toplum ile aranızda derin yalıtılmışlık söz konusu oluyor.

Tekrar kitaba dönersek, şehri bekleyen felaket konusunda bir ironi yapıyorsunuz diyebilir miyiz?

Elbette. Aslında sel, toprak kayması gibi felaketler önlenebilir. Ancak depremin kendisini önleyemezsiniz, ancak önlem alabilirsiniz. Deprem bir gün mutlaka gelecek. Ancak asıl felaket dediğimiz şehri böylesi bir kadere teslim edenler ve onlara yapılan bir mücadele! Çirkin, soğuk, kalabalık olmasının sebebi nedir İstanbul’un. Öncelikle neden bu kadar insan burada yaşıyor, buna bir çözüm geliştirmeniz lazım? Ancak biz sürekli yeni inşaat projeleriyle doldurmaya devam ediyoruz? Kaç milyon kişinin yaşamasını planlıyoruz? 25 milyon, 30 milyon? Ne kadar yol, ev, köprü yapsanız da insanların ülkenin diğer bölgelerinde yaşamalarını teşvik edemezseniz yaptığınız her şey güdük kalacaktır. Sonra yeniden tasarlama, yeniden planlama… Göç olayı elbette. Eskiden tarım vardı, insan üreterek kendini geçindirebiliyordu. Şimdi onu da bitirdik, ne yaptık? İnsan köyden gelip şehre iniyor, şehre indikçe kalabalıklaşıyor, kalabalıklaştıkça, işsizleşiyor, işsizleştikçe aç kalıyor, aç kaldıkça da suç işliyor! Bir konser veya miting alanı için de denizi doldurmayı tercih ediyoruz! Sadece konutları değil, okulları ve hastaneleri de dayanıksız bu şehrin. Üstelik bunlar kamu binası. Ancak yapılan inşaat sektörünün geliştirilmesi ve büyük bir rant yaratarak bunun paylaşılması. Zeytinburnu’nda boşaltılmasına rağmen yıkılan binayı biliyoruz. Yanında hemen bir benzinlik var. Onun üzerine yıkılsa mahalle yok olabilirdi.

Peki, iki kişi roman yazmak zor olmadı mı?

Zorlukları elbette var… Üslup farkı, düşünce farkı. Çok yerde tartıştığımız, ters düştüğümüz noktalar oldu. Uzun bir süreç oldu tabii ki. Zaten kurgunun oluşturulması aşamasında çok fazla farklı fikir yürüttük. Eh, İstanbul’u konu edip de Suriçi’nin, Tarihi Yarımada’nın içine girince binlerce yaşanmış hikaye içerisinde buluyorsunuz zaten kendinizi. Bir de şehre karşı yapılan ihanetler var. Bütün bunlardan beslenerek bir araya geldiğimizde kitabın temellerini oturttuk.



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.