• Dolar döviz kuru
  • Euro döviz kuru

Lefter, milliyetçilik, entegrasyon!

Son dönemde futbolda Lefter ve Mesut Özil ile gündeme gelen ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerine Hakan Aytaç'ın 3 bölümlü yazı dizisi halinde yayımlanan yazısı...

Lefter, milliyetçilik, entegrasyon!

Türkiye Futbol Süper Ligi’nin yeni sezonuna “Lefter Küçükandonyadis Sezonu" ismi verildi. Lefter, ülke futbolu deyince akla ilk gelen, en efsane isimlerden biri. Büyükada’daki ilk yıllarımızdaki evimizde yan komşumuz olan Lefter benim için de oldukça fazla anlam ifade ediyor. Ağabeyimle üstümüzde Trabzonspor formalarıyla kapı önünde top oynarken bazen bize katılırdı. Sonrasında oynadığım tüm maçlarda sürekli kaleci oluşumu ona bağlardım.

Aslında Futbol Federasyonu, Lefter ismini ağzına bile alamayacak haldedir diyebiliriz. Buna rağmen bazı hadsizler ve kendilerini ancak küçük düşmanlıklarla var edebilen bilgi yoksunları bunu bile kaldıramamışlar. Neymiş efendim, Türkiye Futbol Ligi’ne bir Rum’un isminin verilmesi rezillikmiş! Milliyetçiliğe bak sen! Arşiv unutmaz derler, aynı zırcahilin geçmişte sosyal medyada yumurtladığı bir diğer vecize ise bedelli askerlik çıkmazsa askere gitmeyeceğini söylemesi. Bu ne yaman çelişki!

Bilmeyenler için söyleyelim: Rum Lefter İkinci Dünya Savaşı yıllarında 4 sene Diyarbakır’da askerlik yaptı, 51 kere Türkiye Milli Takım formasını giyip 21 gol attı. Ayrıca Lefter, kendisine Yunanistan milli takımında oynaması için teklif edilen maaşı, Rum kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu söyleyerek reddetmiş ve Yunanistan’a milli takım olarak ilk golümüzü de kendisi atmıştır. Fakat böylesi bir kişiliğin ülkemizde yaşaması, sevilmesi, hakkının teslim edilmesi için illa böyle bir askerlik geçmişi olması, özellikle Yunanistan’a gol atması veya efsane olması dahi zorunlu değildir. Bunlar maalesef ucuz milliyetçi söylemler. Maksat, bu pencereden bakanlara anladıkları dilden yanıt vermiş olalım ki biraz yüzleri kızarsın!

Bu topraklarda yaşayan her birey, her kültür bizim değerimizdir ve biz ona saygı duymasını, hiçbir fark veya üstünlüğümüz olmadığını, onunla barış ve saygı içerisinde yaşamayı öyle veya böyle öğreneceğiz! Bizim milliyetçiliğimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu, tüm farklılıklarıyla herkes için bütünleştirici olan, Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin bu ülkedeki eşit yurttaşlar olmasıdır.

Madem öyle Lefter’i biraz tanıtalım: Futbola Büyükada Gençlik Kulübü’nde başlayıp Taksim Kulübü’nde yıldızı parlamış ve 1943 yılında askere gitmiş. Diyarbakır’da 4 yıl askerlik yaptığı dönemde Diyarbakır Kaması’nda futbol oynamış. Aynı takımda oynayan Göztepeli Ruhi Karaduman, Lefter’den önce terhis olup Galatasaray’a transfer olmuş. Ruhi Karaduman, Diyarbakır’da birlikte oynarken hayran kaldığı Lefter’i, terhis olmasının ardından da bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçeli yöneticilere bizzat götürmüş!

Lefter anlatıyor:
“Çok gençtim. Her kulüp peşimdeydi. Ciddi ciddi Beşiktaş’a gidiyordum. Korktum, heybetinden çekindim. Baba Hakkı’nın olduğu yerde belki elim ayağım birbirine dolanır dedim ve Beşiktaşlı olmaktan vazgeçtim.”

Yine TRT’de Galatasaray'ın efsane kalecisi Turgay Şeren ile birlikte katıldıkları programda, son derece beyefendi halleriyle, üstelik mahcup bile olarak şunları anlatıyor:
“O zamanlar futbolcular para değil,  dünyayı verseler kulüp değiştirmezlerdi. İçlerinden öyle gelirdi. Bu arada, biz kalktık bütün Galatasaraylılarla birlikte mukavele imzalamaya gidiyoruz. O zaman ki parayla, 50 bin lira verdiler bana. Çok büyük bir para 1954 senesine göre. Ben tam Müslim Bağcılar’ın yazıhanesinin önünden geçerken –O zamanki Fenerbahçe’nin başkanı. Bizim çocuğun isim babası, aynı zamanda çok sevdiğim bir babam, ağabeyim ne derseniz deyin. Çok kıymetli bir insan, Allah rahmet eylesin- kaçtım gittim. “Aman,” dedim, “Müslim baba. Boş bir kağıt ver, imza atayım da ben de kurtulayım bu insanlar da kurtulsun ve boş bir kağıda imza attım. Fenerbahçeli oldum. 9 bin liraya 4 senelik mukavele imzaladım.” 

Spiker soruyor: “O boş kağıdı sonra mı doldurmuşlar?”
Lefter: “Ne isterlerse yazsınlar artık. Az da verseler bizim için fark etmiyordu.”
Spiker: “Yani iki yıl için 50 bin liraya evet demediniz ama 4 yıl için 9 bin liraya evet dediniz.”
Mesele burada bir kulüp güzellemesi yapmak değil elbette. O zamanki insanların nasıl bir ruh, karakter ve düzgün duruş içerisinde oldukları! Bugün bol sıfırlı banka hesaplarına, son model spor arabalara iman eden, birkaç yıl iyi performans gösterince "ben oldum" deyip tepetaklak olan endüstriyel futbolun nazlı çocukları ile aralarında ne kadar fark olduğunu görebiliyor musunuz?

Lefter, Fenerbahçe'de çıktığı ilk idman sonunda ise kimseye görünmeden kaçmış, ertesi gün yöneticilerin "Neden haber vermeden gittin?" soruları üzerine şu cevabı vermiş: "Yıllarca hayallerini kurduğum ağabeylerimle yan yana antrenman yaptım. Çok heyecanlandım. Onlarla aynı yerde soyunmaktan utandım."

İslam Çupi ile röportajına bakalım:
İslam Çupi: "Maçtan bir gün önce başka bir zevk için sabahladığın oldu mu?"
Lefter: Tilkiye “Tavuk yerine dondurma yer misin?” demek gibi bir şey… O gün ordu gelse benim futbolculuk hırs ve haysiyetimi teslim alamazdı."
Çupi : "Müsabaka içinde hiç inancının kaybolduğu, elini beline koyup rakibi seyrettiğin oldu mu?"
Lefter: "Deli misin sen!.. Kafası bu tip bir pilaki ile dolu insan, futbolcu değil, stada top toplayıcı bile olmaz. Ben son 10 dakikada çok rakip yendim."
Çupi: "Bir tartışma var eski-yeni üstüne… Şimdi 20 yaşında olsan Fenerbahçe’de oynayabilir miydin?"
Lefter: "20’yi geç, 15 de. 20 yaşında milli takıma girer, 20 yıl da oradan çıkmazdım. Günümüzde ise 20 dakika sonra yedek kulübesine düşen milyonluk var."
Çupi : "Yenilerin belli başlı eksiği nedir?"
Lefter: "Benim zamanımda zayıf adam yoktu. Müthiş kuvvetli bir nesildik. Şimdikiler bisküvi gibi… Bir dokunuşta dağılıveriyorlar. Ben kışın Fenerbahçe Stadı’nda balçık çamurda ayakkabılarımı çok kaybettiğimi bilirim. Sırımlı toplar sığır işkembesi gibi idi… Yağmurlu havalarda Mikro Mustafa’nın attığı kornerler onsekizin içine düşmediği için çocuk hırsından ağlardı. Şimdikileri o şartların içine soksam, 5 ay sonra kaçacak delik ararlardı."

Lefter biraz da özel hayatını anlatıyor: 
"Futbol oynarken cumadan itibaren beni İstanbul’da gören olmamıştır. Büyükada’nın havası, balığı, karidesi, istakozu ve pavuryası beni iki günde kendime getirirdi. Bar, pavyon, gece kulübü, içki, sigara yoktu. Kafamın üstünde basık bir tavandan nefret ederim. Büyükada benim futbol hayatımın en büyük kampı idi. Uzun ömürlü oluşumun sırrı Büyükada’da saklıdır."
Çupi: "Hiç hırsından ağladığın maç oldu mu?"
Lefter: "Çook… Futbolda gözyaşı dökmesini bilmeyen insan sevinmesini asla öğrenemez." (*)

İşte o Lefter bile, ülkemizdeki 6-7 Eylül olayları utancında gözü dönmüşlerin saldırısına uğradı. Kendisi anlatıyor:
“15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul’dan Emniyet Müdürü gelmişti. Gece gördüğü manzara karşısında “Aman Allah’ım” demişti. Sonra çok sordular kim yaptı diye ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

Bir bu yaklaşıma bakın bir de en küçük eleştiriyle karşılaştığında dünyaları yıkılan günümüz futbolcularına. Kendisine ve bu topraklardaki insanlarımıza ne büyük nankörlük ettiğimizin ama karşılığında nasıl yüce bir karşılık verildiğini görebiliyor musunuz? İşte şimdi “Rum” diye burun kıvıranlar, hala daha “Ermeni, Yahudi, Pontus” kelimelerini hakaret amaçlı telaffuz edenler aslında o gün de bugün de nasıl seviyesiz ve içi boş bir cahillik içinde olduklarının farkında değiller. Trabzon’a yapılan hadsiz “Pontus” yakıştırmaları da öyle değil mi? Kökeniniz Rum da olabilir, Laz da Türk de Kürt de… Önemli olan hangi niyet ve duygularla yaşadığınızdır. Nereden ekmek kazanıp nereye hizmet ettiğiniz.

Geçelim Almanya’daki benzer tartışmalara. Oraya göç etmiş, vatandaşı olmuş, yaşamına, doğasına, mayasına alışmış birinin o ülke adına oynamasının gayet doğal olması gibi. Mesut Özil, İlkay Gündoğan ve benzerlerinden bahsediyorum… Ancak son tartışmalarda, bu önemli ve başarılı futbolcuların Alman Kültürüne entegrasyon sağlayamadıkları söylenip kadro dışı kalmaları bile talep edildi. Tepkilerden sonra Mesut'un  Alman Milli Takımı'nı bırakması bile gündeme geldi. Ancak diğer taraftan Mesut'un böyle bir karar almasının Almanya Milli Takımı için bir felaket olacağı yorumları da yapıldı. Bir de bu sene Dünya Kupası'nı kazanan Fransa'nın çoğu Afrika kökenli futbolculardan oluşmasını da göz önünde bulundurun... Ne oyunun ruhuna, ne de farklılığa saygıya sığan ırkçı yaklaşımların aslında Lefter'in bir kahraman görülüp omuzlarda taşınırken, bir anda evinin taşlanması gibi, yine toplumda oluşan radikalleşmenin bilinçli bir biçimde yönlendirilmesinden kaynaklandığı, çok net ifade edebileceğimiz bir durum. Günden güne kutuplaşan, birbirine düşman hale gelen ülkemizde barış için, birbirine saygı için bir adım olmasını dileyerek "Lefter Küçükandonyadis Sezonu" hayırlı olsun diyelim ve internette çok dolaşan güzel bir espri ile bitirelim yazıyı:
2014/2015 Süleyman Seba Sezonu; Beşiktaş 3. oldu.
2016/2017 Turgay Şeren Sezonu; Galatasaray 4. oldu.
2017/2018 İlhan Cavcav Sezonu; Gençlerbirliği küme düştü.
2018/2019 Lefter Küçükandonyadis Sezonu; kolay gelsin Fenerbahçe!
(*) İslam Çupi - Mağlubu Anlatmak - İletişim Yayınları (Röportaj, Tercüman Gazetesi, 11 Haziran 1980 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.)

Geçen hafta yayımlanan "Lefter, milliyetçilik, entegrasyon" yazısını iki bölümlü düşünüyordum.  Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler o yazının devam niteliğinde olduğundan, eğilmeye çalışacağım noktaları vurgulamak için başlığı yenilemeyi uygun gördüm.

Evet, konumuz Almanya Milli Takımı'nı bırakan Mesut Özil, yüzyılın belki de en büyük yangın felaketini yaşayan Yunanistan ve tüm dünyada zirve yapmaya başlayan ırkçılık rüzgarları.

Futbolun sadece futbol olmadığını dünyadaki gelişmelerin yeşil sahalara direkt yansımasından oldukça iyi anlıyoruz, tekrardan... Nitekim son şampiyon Almanya, tartışmalarla uğraşmaktan her daim favori olduğu Dünya Kupası'na odaklanamadı ve rahatça çıkabileceği gruptan hezimete uğrayarak elendi.

Mesut Özil ve İlkay Gündoğan'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile fotoğraf çektirmesinin ardından Almanya'da tartışmalar çıkmış ve akabinde, bu futbolcular nezdinde Alman kültürüne entegrasyonun başarısı sorgulanmaya başlanmıştı. Sadece taraftarlarca değil, Alman futbolunun ve siyasetinin önemli isimlerince neredeyse linç edildiler.

Eleştirilerden en çok nasibini alan Mesut ise Almanya Milli Takımı'nı bıraktığını açıkladı. Kendisinin kökenine saygı duyulmadığını, yaptığı onca hizmete rağmen son eleştirilerin bardağı taşıran son damla olduğunu söyleyerek devam etmeyeceğini belirtti. Bu kararın ardından, beklediğimiz gibi de oldu ve Alman milliyetçileri tarafından "hain", Türk milliyetçileri tarafındansa "kahraman" diye anılmaya başlandı. Fakat aslında Mesut ve benzerlerini yaşayanlar ne haindir ne de kahraman.

"Kahraman" nitelemesini yapacaksak eğer, göçmen bir Türk ailesinden yetişerek Almanya gibi bir futbol devi ülkesinde Milli Takıma kadar yükselmiş, sayısız başarı kazanmış ve sayılı isimler arasına girmesi bakımından bir futbol kahramanı olmuştur diyebiliriz.  Mesut da ne ilk örnektir ne de son. Almanya'da Musevi, Polonyalı, Afrika kökenli birçok futbolcu forma giymiş ve başarılı olmuştur, Avrupa'nın diğer ülkelerinde de... Mesut'un bırakma kararını açıklarken söylediği dikkat çeken, "Kazanırken Alman'ım, kaybederken göçmen," sözündeki şikayetin benzerleri de daha önce yaşanmıştı:

Benzema: "Ne zaman gol atsam Fransız oluyorum, ne zaman atamasam Arap!"
Lukaku: "Her şey iyi giderken Lukaku Belçikalı forvet! Kötü gidişte Kongo asıllı!"

Tarihin en zeki bilim insanlarından Albert Einstein ise şöyle bir sözü olduğu söylenir:

"Görelilik kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek, Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise, Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek, Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır.”

Eh başarının dostu ve ortağı çok olurmuş, başarısızlığın ise ne dostu kalırmış ortada, ne ortağı...

Demek ki bu ilkel yaklaşım dünyanın her yerinde hala var. Bu sene Dünya Kupası'nı kazanan Fransa'nın ise 23 futbolsunun 19'u göçmen veya göçmen bir ailenin çocuğu. Bu Dünya Kupası şampiyonluğu aslında, kapasitesinden fazla yolcu ile derme çatma botlarla daha iyi bir yaşam için denizde boğularak ölen ve yaşamayı başaran insanların hayata tutunmalarının zaferidir. Peki Fransa başarısız olsa ne olacaktı? Milliyetçiliği ile, özellikle kendi dillerinin kullanılması konusunda takıntılı bildiğimiz Fransızlar, "Çıkarın şu Afrikalıları takımdan" demeyecekler miydi?

Mesele biraz da bütün dünyada yükselen ırkçılık ve göçmen karşıtlığı ile alakalı. Mesut'un orada yetişmiş biri olarak Almanya için oynamak istemesi gayet doğal. Zira oyuncu, bu tercihi hisleri bağlamında da yapabilir, futboldaki geleceği açısından da...

Mesut verdiği bir röportajda: "Evde Türk kültürüyle büyüdüm. Okulda ve futbol akademisinde Alman kültürüyle. Böyle olunca benim gibi biri ortaya çıkıyor. Alman gibi düşünüp çalışan, Türk gibi hisseden. Ben ikisiyim, ben hepsiyim..." demiş. Siz böyle hisseden birinden, neden sizi tercih etmediğiyle ilgili hesap soramazsınız. Ancak boşboğazlık etmiş olursunuz.

Peki düşünün....Alman asıllı bir Türk futbolcu, Türkiye milli takımında oynarken İstiklal marşı okumasaydı, Almanya devlet görevlileri ile fotoğraf çektirseydi, biz ne yapardık? Sanıyorum yine bir toplumsal linç harekete geçmiş olurdu...

Nitekim, 9 Ekim 2010'da Berlin'de Almanya-Türkiye maçı oynandı. Almanya forması giyen Mesut Özil topla her buluştuğunda Türk taraftarlarca ıslıklarla protesto edildi. Maçı 3-0 Almanya kazandı ve ikinci golü de Mesut attı. Maçtan sonra Almanya Başbakanı Angela Merkel soyunma odasına inerek Mesut'a: "Islıklar sizi etkilemedi. Harika oynadınız bir de güzel gol attınız. Tebrik ederim," dedi. Tokalaşmaları fotoğraflanarak tüm dünyada yayımlandı. Yani o gün Mesut'u hain görenler şimdi kahraman, o gün kahraman görenler de şimdi hain olarak görüyor. Tabii ki aşırılar tarafından. Aklı selim düşünen, objektif ve hakkaniyetli yaklaşanlar için durum böyle değil...

Önceki yazıda bahsettiğim, Lefter'in isminin Türkiye Futbol Ligi'ne verilmesine "rezillik" diyenleri hatırlayın. O pencereden bakanlara Lefter'in bir Rum olarak Yunanistan'a gol atması örneğini vermiştim. Şimdi Lefter de bizim için bir kahraman, Yunanlılar için hain midir? Peki ya Lefter, Türkiye'de yaşayan bir Rum olarak Yunanistan Milli Takımı'nı tercih edip tersi yaşansaydı... Demek ki ortada ciddi bir ikiyüzlülük söz konusu. Peki ya Suriyeli bir göçmen çocuğun yarın Türkiye Milli Takımı'nın olmazsa olmazı haline gelmesini nasıl karşılarsınız? Vatanseverlik, yurttaşlık kavramı ve milliyetçilik bu kadar ucuz olmamalı herhalde! Irkçılığın ne kadar altyapısız ve anlamsız, ne kadar kafasız kişilerce savunulduğuna dair güzel bir örnek olsa gerek.

Bir diğeri mesele de bizim Yunanlara olan, onların da bizle olan fikir ve yaklaşımları. Bakın İstanbul’da geçtiğimiz gün sel gibi sağanaklar yaşanırken Atina’da yüzyılın belki de en büyük yangın felaketi yaşanmıştı. Bu topraklarda birbirimize muhtaç olduğumuzun simgesi gibiydi adeta. 90'a yakın kişi ölmüştü ve belki de bizim maruz kaldığımız sağanağa o gün onlar muhtaçtı. Ancak, aslında iki ülkeden de beklediğimiz ahmaklıklar yansıdı. Yanarak, boğularak, kavrularak ölenlere sevinen canavarlar, ve bizim yardımımız olacağına yanarak ölmeyi tercih edeceğini söyleyen ahmaklar.

Aslında yakalanması gereken nokta şuydu: İstanbul’daki anormal yağışın kara ve denizin aşırı ısınması dolayısıyla olduğu söyleniyordu. Yani ormanların, yeşilliğin yok edilmesi. Yunanistan’dakinin ise bizim de sık rastladığımız kundaklama olduğu iddia edilmişti. Yani her halükarda, anlamamız gereken şuydu; bu topraklarda birlikte yaşayan insanlar emperyalizmin ve onunla direkt bağlantılı olan açgözlü kapitalizmin vahşiliği ile birbirine düşürülmüş, düşman edilmiş, kırdırılmıştır. Ülkelerimiz bu odakların piyonları tarafından adeta işgal edilmiştir. Üzerinden tam 100 yıl geçmiş, ve evet bizim için gurur verici olan, çünkü bağımsızlığımızı kazandığımız, "Kurtuluş Savaşı'nın" ve tüm yaşananların, bugün bir düşmanlık yaratması saçmalıktır.

Bakın, Bülent Ecevit yalnızca bir devlet adamı değil, bir şairdi aynı zamanda. Onun satırları ne de güzel anlatır:

 

"sıla derdine düşünce anlarsın

yunanlıyla kardeş olduğunu

bir rum şarkısı duyunca gör

gurbet elde istanbul çocuğunu"

 

Yanı başımızdaki insanlara duyarsız kalamayız. Biz bu topraklardaki kültürü birlikte inşa eden toplumlar olarak birbirimize muhtacız. Aslında aynı kaderi paylaştığımızın bir diğer güzel örneği: Bir Yunan piskopos, "Ateist Başbakan Aleksis Çipras, Tanrı'nın öfkesini çekiyor," şeklinde açıklaması ile yangının dinsizlikten kaynaklandığını ima etti. Bizde de depremle alakalı oldukça fazla benzer gönderme yapılıyor maalesef. "7.4 yetmedi mi?" gibi...

Kıbrıs harekatından sonra, Başbakan Ecevit'e, Kıbrıs'ta Türk askeri varlığının bulunmasından Yunanistan'ın duyduğu rahatsızlık hakkında verdiği hepimiz için ders niteliğindeki demece bakalım:

"Yunanlar uluslararası sorunlara gerçekçi bakarsa, yenilgi duygusuna kapılmamaları gerekir. Ancak maalesef bu meselelere gerçekçi ve güncel açıdan bakmıyorlar. Son dönemde tekrar tekrar vurguladım. Bizans tarihinin hatıralarını canlı tutmaya çalışıyorlar. Enosis'in maddi ve manevi unsurlarıyla Helenizm ideallerine sahipler. Dünyada bu tür tarihi zaferlerle ilgili hayallere önem veren hiçbir ulus, günümüz dünyasında huzur bulamaz. Geçen gün şu örneği verdim: Çok daha yakın bir döneme dair imparatorluk geçmişi olan Türkiye,  eski topraklarını ilhak etmeye dair benzer hayallere sahip olsaydı, Türkiye bugün ne durumda olurdu? Tüm komşularımızla aramız kötü olurdu. İngiltere'yi ele alalım. İngiltere, imparatorluğunu yeniden diriltmeye yeniden kurmaya çalışsa, bugünkü dünyada ne durumda olurdu? Eğer Yunanlar, hepimizin içinde yaşadığı bugünkü çağın gerekliliklerinin farkına varırsa, bu çağın imparatorlukların yeniden tesisi değil, ama imparatorlukların sona ermesini gerektiren, bunların bittiği bir çağ olduğunu kabul ederlerse ve bugünün dünyasıyla, bölgenin gerçekleriyle uzlaşmaya varırlarsa karşılarında Türkiye'nin dostluğunu bulacaklardır. Neticede, Mavros'un da son dönemlerde dediği gibi, Türkiye ve Yunanistan dostluğa mahkumdur."

Bu aşırılıklar  ve benzerleri, yine elbette iki taraftaki ve dünyanın diğer bölgelerindeki belirli azınlıklar tarafından dillendiriliyor. Dünyadaki artan ırkçılığın etkisiyle günden güne taraftar bulduğu da doğru. Ancak bizim, Ecevit'in bahsettiği gibi günümüzün çağına ve gerçeklerine uygun biçimde aynı denizi paylaşan iki toplum olarak omuz omuza örnek olmamız gerekmekte.

Bütün bu birleştirdiğim olay ve görüşler neticesinde söylenecek son söz Krzysztof  Kielowski'ninkidir: "İnsanlığın ortak değerleri, zannedildiği gibi din, dil, ırk, belki bayrak gibi kavramlar değil, acı keder, sevinç, aşk gibi kavramlardır." Belki de Mark Twain'in dediği benzer sözdür idrak etmemiz gereken: "Benim ne ırk önyargım var, ne sınıf önyargım var, ne de din önyargım var. Tek umursadığım, kişinin insan olması ve bu benim için yeterli."



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.