• Dolar döviz kuru 3.6662
  • Euro döviz kuru 4.3279
  • HABERLER
  • ADALAR
  • Seyircinin Kafasını Karıştıran Sanatçı: Bilgesu Erenus

Seyircinin Kafasını Karıştıran Sanatçı: Bilgesu Erenus

Bir “adalet” tartışması olan oyunu Türkiye’de sahne bulamayan Bilgesu Erenus’un aydınlara bir çağrısı var: İmza denilen şeye artık umut bağlanmamalı. Aydınlar, kendi eksikliklerini halka yüklemekten vazgeçip, biran önce emekçi ve işçi sınıfının yanında yer almalılar. Adaleti toplumsallaştırmanın başka bir yolu yok!

Seyircinin Kafasını Karıştıran  Sanatçı: Bilgesu Erenus

Söyleşi: AYSEL KILIÇ

Bilgesu Erenus’u muhabirliğe ilk adım attığım yıllarda tanımıştım. Ölüm yerleri olan F Tipi hapishaneleri önünde, işçi grevlerinde, öğrenci eylemlerinde sazıyla sözüyle köhnemiş düzene meydan okuyan bu kadını görmek beni mutlu ediyordu. Aydın bir kadının gitarından yükselen özgürlük çığlığı elimdeki kameradan akıp gidiyordu benliğime, akıp gidiyordu hayata...

Eşit ve özgür bir dünya düşüyle sanatını icra eden Bilgesu Erenus ile yollarımız yıllar sonra Adalar’da kesişti. Gazetecilik yaptığım Büyükada’da yaşadığını öğrendiğimde çok sevinmiş ve aynı zamanda heyecanlanmıştım. Onu yakından tanımak için sonbaharın kendini hissettirmeye başladığı Eylül ayının bir günbatımında evinin yolunu tuttum.

Sıcak bir tebessümle beni kapıdan karşılayan Erenus’un mütavazı yaşamı kendisini anlatmaya yetiyor. Salonun başköşesinde duran isyankâr gitarı, kendisinden bir parça olmuş çalışma masası ve kitapları arasında yaptığımız sohbet de kendisi gibi değerli…

Bilgesu Erenus ile sanattan,  Türkiye’de sahne bulamayan oyunundan, Adalardan, kısacası hayattan konuştuk…

Her ne kadar tiyatro yönünüz ön plana çıksa da;  çok yönlü bir insansınız.  TRT İstanbul radyosunda çalıştınız, romanlar, öyküler, şarkı sözleri yazıyor, gitar çalıyor, bozlakların yanı sıra, dünya halk şarkıları söylüyorsunuz. Sanatla bu içli dışlı halinizi açımlamanız mümkün mü?

Genlerime teşekkür borçluyum bunu, tüm dünya ve ülkemizde yaşanan şu zorlu günlerde beni yalnızca sanat ayakta tutuyor: Oyunlarım zaman zaman sansüre uğrayıp oynanmadığında, İstanbul Belediye Konservatuarı’nda edindiğim müzik donanımım imdadıma yetişmekte; şiir değil ama şarkı sözleri yazarak gitarım eşliğinde yaşananlara dur demeye çalışıyorum. Şarkı sözlerimi de genelde yine sansür nedeniyle yeni baskıları yapılmayan romanlarımdan yola çıkarak kotardığımı söyleyebilirim. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirmiş olmama karşın, gazetecilik yapmadım ama 1961 Anayasası’ndan sonra, göreceli özgürlüğün yaşandığı 66’lı yıllarda, İstanbul Radyosu’na sınavla alınan lise mezunlarından biriydim, metin yazarlığı bölümüne seçildim ve yedi yıla yakın, sokağı mikrofona taşıma çabasında programlar gerçekleştirmeye çalıştım. Bir süre sonra, yazdıklarımın yalnızca hamasi konularla sınırlı kalması istenildiğini fark edince TRT’den istifa ettim. Radyo programcılığım sırasında sokaklardan öğrendiklerimi El Kapısı adlı bir oyuna taşıdığımda dönemin devrimci tiyatrosu Ankara Sanat Tiyatrosu ( AST) iç ve dış göçler konusuna sahip çıktı;  o dönemde bir yazar için Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyununun oynanması tanımsız bir başarıydı, hele ki ilk oyunu!

Yeniden genlerime dönmem gerekirse: kendimi öylesine şanslı hissediyorum ki; sevgili çocuklarım, Ali, Özlem ve Buse Erenus da sanatı kucaklayarak soluk almaktalar. 14 Ekim’de Kadıköy Belediyesi’nin Caddebostan Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği bir etkinlikte, “Üç kuşak Erenuslar” olarak izleyiciyi hep birlikte selamlayacağız. Ayrıca aynı gün aynı mekanda h2o yayınevince basılan yeni oyunum Yaftalı Tabut için  imza talep edenlerle karşılıklı bir sohbet de  gerçekleştirebileceğiz.

Muhalif yanınızla tanıdık sizi. “Sanatçının misyonu aslında muhalifliktir” diyebilir miyiz?

Elbet bu şekilde tanınacağım çünkü muhalif yanım benim doğallığım, ilkokulda ve TRT kurslarında 8-19 yaşlarımda yazdıklarımdan dolayı yakın çevremden, “Dikkat et seni komünist sanırlar!” türünden uyarılar alırdım. O yıllarda komünizmi bilmiyordum, daha sonra öğrendiğimde ise, “Ne iyi, öyle sansınlar!” deyip sevindim çok. Çünkü ben çocukluğumdan bu yana kendimden başkasını düşünmeyi bilebilen biriydim, hala da öyle…“Sanatçının misyonu muhalifliktir” demekten kaçınılsa bile, tüm dünyada ve bizde küresel kapitalin kurduğu tuzakların içinde insanlık yitip giderken, gerçek sanatçı sesini elbet olabildiğince yükseltmek zorunda. Gerçek sanatçı diyorum, toplumu haksızlıklara karşı yatıştıracağı yerde, haksızlıkların giderilmesi adına onları kışkırtan sanatçı yani…

Bu tanımdan yola çıkarsak ülkemizde sanat ve sanatçının ne durumda olduğuna dair ne söyleyebiliriz?

Ülkemizde sanat ve sanatçı genelde para endeksli ajanslara yeteneklerini dolayısıyla kendilerini tümden teslim etmiş durumda. Asıl ilgi alanım tiyatrolardan örnek verirsek çoğu sahne, olup biteni seyirciyle göz göze yaşayıp, yaşatmak yerine, sözü tükenmiş Avrupa Tiyatroları’nın tekniğini taklit etme çabasındalar. Sansürün kol gezdiği ülkemizde, seyirciyle birlikte düşünme çabası çoktan terk edildi: bu da kurumları oto sansüre itelemekteki, iktidardan beslendiklerini bildiklerinden iktidardan çok daha temkinli davranmak zorunda kalıyorlar, yazık!

Son dönemlerde, her yıl bir oyun yazarak kendi biyografime not düşmeyi adet edindim. Özellikle Devlet Tiyatrosu’nun yanı sıra İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’na (İBŞT) da yolluyorum. Ne benim ne de yazdıklarımın balık olmadığını bildikleri halde,  görevliler, genelde teşekkür edip, oyunumu havuzlarına kattıklarını bildiriyorlar; repertuarın devletçesi olmalı bu havuz, sanırım öyle! Gezi kalkışmasını yazdığım Bukalemum oyunumu yolladığımda ise havuza atma ihtimalinden bile sakınarak, oy birliğiyle “istemezük” lerini  bildirdiler. Ben de buna karşılık basılan Bukalemun’un arka kapağında, oyumu ilk oynayacak guruptan şunu rica ettim ve hala etmekteyim: Benim adlarını bile bilip öğrenmek istemediğim bu toplumsallığın reddedicilerini sizler bulup buluşturup lütfen oyun tanıtımınızda isimlerini tek tek ve yan yana afişe edin, tek ricam bu,  diyorum. Bakalım günün birinde otosansürüyle başa çıkabilen farklı bir tiyatro elbet seyircisiyle buluşturmaya cesaret edecektir Bukalemun’u, umarım öyle olur.

Themis ile Lombroso isimli oyununuzun Türkiye’de sahne bulamadığını “muhalif” basından öğrendim; birçok gazete ve televizyon oyununuz için kampanyalar yürütüyor. Ayrıca,  oyunuzun Hollanda da sahnelenmesi de mutluluk verici…  Oyununuz  Türkiye’de neden salon bulamadı?

Aslında ben Adalet Tanrıçası Themis’in, doğuştan suçlu insan tipolojisinin mucidi Lombroso ile tarihsel buluşması için sahne değil fuaye arıyordum. Bu aranışıma yönelik en içten tepki, ad vermeyeceğim, usta bir oyuncumuzdan geldi; oyunu beğendiğini ama fuayede oynanan Themis ve Lombroso’nun kendi seyircisinin kafasını karıştıracağı için kabul edemeyeceğini söyledi. Yerden göğe kadar hakkı vardı,  çünkü ben gerçekten de tam anlamıyla günümüz seyircisinin kafasını karıştırmaya çalışıyordum bu oyunla. Fuayelerden umudumu kesince, sokakları, mahalleleri, parkları düşündüm ve asıl bu tarihsel oyunun sahnesi  günümüzde adliye saraylarının önüydü  ancak üç yıldır bir fark eden olmadı. Umarım Amsterdam’da Gezi benzeri parayı reddeden bir festivalin Themis and Lombroso’su  kendi toprağımız için kışkırtıcı bir işlev görebilir; Oyunun rejisörü Arif Murat Gür’ün aktarımı çok umut verici; Amsterdam izleyicisi oyun sonrası, yaşananlardan kendi sorumluluk ve paylarını yüklenmiş bir halde, oyun alanını terk etmeyip, kendi aralarında  tartışmaya girişiyorlarmış, ah üç yıl önce bu oyunu yazarken tüm dileğim tam da buydu işte…Çok ama çok mutluyum.

Şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir oyununuz var mı peki?

Adayla bir vedalaşma olabilir, 6-7 Eylül olaylarının bir yenisi yaşanacak sanki bu topraklarda, öyle hissediyorum, ama önce derinlemesine bir araştırma yapmam gerek.

Kitap çalışmalarınız peki?

Referandum aylarında kendime kapanarak, dört yüz sayfalık bir kitap bitirdim. Bir çeşit çağrı, Birlikte İyileşme Çağrısı’nın yanı sıra şöylesi bir adı da olacak kitabın: Referandum ya da halk oylaması aylarında - Ajandam Eşliğinde Aydın Profilleri.

Jean Paul Sartre’ın  aydın tanımlamasını yeniden anımsamakta yarar var “Aydın, kendi üstüne vazife olmayanla uğraşandır” diyordu. Bütün dünyada aydınların  yıllar önce kendilerine yöneltilmiş bu tanımlama konusunda düşünmeye başlamalarında yarar var.  Hep üstüme vazife olanla uğraşmakta daha ne kadar ısrar edeceğim; benim dışımda, işçi, işsiz, köylü, memur, aydının varlığından haberli olmamın zamanı gelmedi mi? Son yıllarda yalnızca imzadan medet umar hale geldik, imza verirsek her şey değişecek zannettik. Değişmedi, değişmiyor işte!

Ben kendi adıma 12 eylül cuntasına karşı çıkmak için aydın imzalarını meclise taşıyanlar arasında yer almama karşın, uzun bir süredir imza kampanyalarından uzak duruyorum. İmzacılık yerine, kafa kafaya verip, aydınlarımızın neden hapishanelere atıldığını hep birlikte bir düşünmenin zamanı... İktidarın kendi kendisiyle, kendi içinde yaptığı bir kavgayı bir ölçüde örtmek adına  aydınlar içeride. Yoksa, biri imza atmış, ötekisi twitter’da şunu bunu  yazmış, bunlar onlar için önemli değil.  ‘Bizim içimizdeki kavga görünmesin diye onları da yedek olarak hapishanede tutalım’ diyor iktidar. Durum bu! Sözün kısası ben imza denilen şeye artık umut bağlanılmamasını,  aydınların kendi eksikliklerini halka yüklemekten vazgeçip, biran önce emekçi ve işçi sınıfının yanında yer almalarını diliyorum. Başka çıkar bir yol gözükmüyor, çünkü yok.

Buradaki yaşamınıza gelirsek; Ada ile tanışmanız ne zaman, nasıl oldu? Adaya ilişkin neler söylemek istersiniz?

’80 sonrası yaşananlar o kadar üstümüze geliyordu ki, hepimiz farklı bir nefes alma ihtiyacı duyuyorduk.  Behramoğulları ile ailecek tanışırız: Aynı ihtiyacı duyan ozan Ataol Behramoğlu bir gün telefonla arayarak, Adada ev kiralamaya gidiyorum, size de bir ev bakmamı ister misiniz” diye sordu. Yanıtım karamsardı çok;  ‘Adada nasıl oturabiliriz, kiralar çok yüksektir’ dedim. Behramoğlu ‘Çalışan insanların yaşadığı bölgeden bakarım, daha uygun olabilir’ demişti, gerçekten de öyle oldu;  onun sayesinde uzun yıllar adanın emekçi insanlarının bulunduğu Tepeköy’de oturduk.  Ada’yı, Ada’da yaşamayı ailecek umduğumuzun ötesinde çok sevdik, oğlum Ali orada büyüdü diyebilirim; ve asıl her şeyden öte oksijeniyle beni her an çalışmaya iteleyen bir coğrafyaydı; Kırmızı Kara Ağaç, Halide, Yaftalı Tabut, Kaside, Entelektüel Şiddet,Bukalemun, Kazı ve Payidar ; Ada’da kotardığım çalışmaların yalnızca bir kısmı sayılır. Büyükada belki de benim asıl gerçek çalışma odam…Umarım İstanbul gibi imara açılma saplantısıyla o da nefessiz bırakmaz bizleri.

Söyleşimiz bitti ve Erenus gitarını bu kez de benim için eline aldı...  Sanatçı, “Güvenirsen bir tek kendi gücüne güven” mesajını veriyordu insana, halklara “Gökten düşer mi hiç elma?” şarkısıyla.

Gökten düşer mi hiç elma?

Kökü toprakta üç elma

Biri emek biri barış

 Ve insanca dayanışma

 

Gölde vaklar kurbağalar

Bırak bırak bıraksalar

Ey canım ey gülüm insan

Sana emanet elmalar

 

Dua edem ey ahali

Yıkılmaya Karlı kayın dağların

Gölgelikli ağacın kesilmeye

Kurumaya taşkın akan suların

Felek seni bir çaylağa muhtaç etmeye

Güvenirsen bir tek kendi gücüne

Kendi gücüne güven

 

Yüzü işçilere, emekçilere tüm ezilen halklara dönük Bilgesu Erenus’un; çoğu sahnelenmiş yirmiden fazla oyununun yanı sıra, bir o kadar da sahneyi reddeden sokak oyunu, filme alınmış dört senaryosu, beş romanı ve iki biyografi denemesi, ayrıca şarkılarımızın kardeşliğini vurgulayan iki tane de müzik albümü bulunmakta. Bir dönem sıkça yaşadığı gözaltılar, askeri ve devlet, güvenlik mahkemeleri sanıklıkları, hatta hapislik Erenus’un sanatsal çabalarıyla toplumsal etkinliklerinin iç içeliğini engelleyemedi. Yıllarca önemli tiyatro gruplarınca, kimileri de Devlet ve Şehir Tiyatroları’nca sahnelenen El Kapıları, Güneyli Bayan, Misafir, İkili Oyun, Nereye Payidar, Arka Bahçe gibi belleklerden silinmeyen önemli tiyatro oyunlarının yazarı Bilgesu Erenus, son yıllarda oyunlarının bir ambargo ile karşılanmasına rağmen yazmayı sürdürüyor. Sözün kısası,  Bilgesu Erenus’un günümüz tiyatro seyircisinin kafasındaki karışıklıktan kurtulması için, “kafasının karıştırılması”gerektiğine dair inancından vazgeçmek niyetinde olmadığı kesin.

 

Bilgesu Erenus'la söyleşimizi  gazetemiz Adalar Gerçek'in  Ekim sayısında da okuyabilirsiniz.



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.